Eşit İşe Eşit Emeklilik
Aynı işi yapan kamu çalışanlarının farklı emeklilik rejimlerine bölündüğü 18 yılın ardından, artık bugün ilgili dönem siyasetçilerinin diline yerleşmiş bir aktüeryal dengeden değil, bariz bir adaletsizlikten söz ediyoruz.
1 Ocak 2008 tarihi öncesi kamu çalışanlarının emeklilik ikramiyesi sistemi açık, net, hesaplanabilir ve öngörülebilirdi. Kural basitti. Emekli olunan tarihteki son brüt maaş, toplam hizmet yılı ile çarpılırdı. Son brüt maaşı 100 birim olan ve 35 yıl çalışan bir kamu çalışanı, 3500 birim emeklilik ikramiyesi alacağını bilirdi. Bu sistemin en önemli özelliği, çalışanın geleceğini belirsizliğe değil, açık bir hakka dayandırmasıydı.
1 Ocak 2008 sonrasında göreve başlayan kamu çalışanları ise bu sistemin dışına çıkarıldı ve İhtiyat Sandığı Fonu kapsamına alındı. Yeni model ilk günden itibaren makul, modern ve dengeleyici bir düzenleme gibi anlatıldı. Çalışandan aylık brüt maaşın yüzde 4’ü, işverenden de yüzde 4’ü kesilecek ve toplam yüzde 8’lik katkı fona yatırılacaktı. O dönem ifade edilen, bu şekilde yılda yaklaşık bir maaşlık birikim oluşacak, böylece eski sistem ile yeni sistem arasında ciddi bir fark olmayacaktı. Hatta bu değişiklik, aktüeryal denge gibi teknik ve süslü bir kavramla savunuldu.
Bugün geldiğimiz noktada artık çok açık biçimde görüyoruz ki, o gün denge diye sunulan şey, kamu çalışanları açısından denge değil, hak kaybı üretmiştir. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca aylık yüzde 8 kesinti yapılması değildi. Esas mesele, bu kesintilerin yıllar içinde değerini koruyup koruyamadığıydı. Ve bugün elimizdeki tablo, bunun korunamadığını açık biçimde göstermektedir. Türk lirasının yıllar içinde yaşadığı büyük değer kaybı, yüksek enflasyon, kur şokları, pandemi sonrası ekonomik kırılmalar ve kötü fon yönetimi birleşince, İhtiyat Sandığı’nda biriken paralar çalışanların geleceğini güvence altına almak bir yana, göz göre göre erimiştir.
Bunu görmek için uzun teorik tartışmalara da gerek yoktur. Somut bir gösterge vardır. Bugün 15 yıllık yatırımı bulunan bir iştirakçinin hesabına bakıldığında, ortada 15 brüt maaşlık birikim yoktur. Yaklaşık 3 brüt maaşlık birikim vardır. Tek başına bu gerçek bile, sistemin nasıl çöktüğünü göstermek için yeterlidir.
Burada küçük bir sapmadan, teknik bir gecikmeden ya da geçici bir bozulmadan söz etmiyoruz. Eğer 15 yıl boyunca katkı yatırılan bir sistemin sonunda ortada 15 maaş değil de yalnızca 3 maaş karşılığı birikim varsa, burada yapısal bir aşınma vardır. Burada kamu çalışanlarının emeği korunamamış, değersizleştirilmiştir. Birikim büyümek yerine erimiştir.
Eski sistem ile yeni sistem arasındaki temel fark tam da burada ortaya çıkmaktadır. Eski sistem bir hak üretirdi. Çalışan, emeklilik anında son maaşı üzerinden ne alacağını bilirdi. Enflasyon karşısında, paranın değer kaybı karşısında, kur şokları karşısında tamamen korumasız değildi. Çünkü hesap son brüt maaş üzerinden yapılıyordu. Yeni sistem ise bir hak değil, bir fon bakiyesi üretiyor. Yani artık kamu çalışanlarına emeklilikte ikramiye hakkın vardır denmiyor, hesabında ne birikmişse onunla yetineceksin deniyor. Bu da enflasyon riskini, kur riskini, kötü yönetim riskini ve tüm belirsizliği doğrudan çalışanların omzuna yüklüyor.
Bu meselenin bir başka son derece önemli boyutu daha vardır. Aynı işyerinde, aynı işi yapan, aynı sorumluluğu taşıyan kamu çalışanları bugün iki ayrı emeklilik rejimine tabi durumdadır. Hatta kimi zaman aynı okulda, aynı koridorda, aynı odada çalışan, kimi zaman da aynı evde yaşayan iki kişi, yalnızca işe başlama tarihleri farklı olduğu için bambaşka emeklilik sonuçlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Biri son brüt maaşı ve hizmet yılı üzerinden öngörülebilir bir ikramiye hakkına sahipken, diğeri yıllar içinde değeri aşınan bir fon bakiyesine mahkum edilmektedir.
Farklı bir iş yapanlardan değil, aynı işi yapanlardan söz ediyoruz. Aynı kamu hizmetini üreten, aynı yükü taşıyan, aynı kurumsal yapının içinde çalışanların, yalnızca göreve başlama tarihlerine göre böylesine farklı emeklilik güvencelerine tabi tutulması, eşitlik ilkesini açık biçimde zedelemektedir.
Emeklilik yalnızca çalışma hayatının sonundaki bir ödeme kalemi olarak görülmemelidir. Çalışma yaşamı boyunca kişinin hak, güvence ve geleceğe dair beklenti düzeninin parçası olarak görülmelidir. Aynı işi yapan iki kişiden birine hak temelli, öngörülebilir ve son maaşa bağlı bir sistem, diğerine ise enflasyona, kura ve fon yönetimine bağlı bir belirsizlik rejimi uygulanıyorsa, burada çalışma yaşamının eşitlik ilkesi bozulmuş demektir. Ücrette eşitsizlik ne kadar adaletsizse, emeklilik güvencesinde eşitsizlik de o kadar adaletsizdir.
Aynı kurumda yan yana çalışan iki çalışanın, aynı sınıfa giren iki öğretmenin ya da aynı evde yaşayan iki kamu görevlisinin, yıllar sonra yalnızca farklı tarihte göreve başladıkları için bambaşka emeklilik sonuçlarıyla karşılaşacak olması, kamu vicdanında savunulabilir değildir. Çünkü burada tartışılan şey sadece bireysel bir birikim farkı değildir. Aynı emeğe devlet tarafından farklı değer biçilmesidir.
Bugün daha açık görebiliyoruz ki bu değişiklik, tüm riskleri kamudan alıp çalışana yükleyen siyasi bir tercih olmuştur. Eski sistemde yükümlülük devletteydi. Yeni sistemde belirsizlik çalışana bırakıldı. Kamu kendi yükünü hafifletirken, çalışanların geleceğini piyasa koşullarına ve kötü yönetime teslim etti.
Fon birikimlerinin bugünkü durumunu sadece enflasyonla açıklamak eksik kalır. Çünkü Türk lirasının uzun yıllardır yaşadığı değer kaybı, fon sisteminin içini boşaltan temel etkenlerden biridir. Eski sistemde son brüt maaşa dayalı yapı, geçmiş yılların erimesini önemli bir ölçüde telafi ediyordu. Yeni sistemde ise yıllar içerisinde fona yatırılan katkılar, kur şokları ve enflasyon karşısında korunmadığı ölçüde, bugünün maaş düzeyi karşısında küçülmüş, etkisizleşmiş ve anlamını yitirmiştir. Yani çalışanların geçmiş katkıları, bugünün hayat pahalılığı içinde buhar olup uçmuştur.
Sorun bu kadar açıkken, şimdi bir de fonun iştirakçilere verdiği faiz oranının yüzde 40’tan yüzde 37’ye düşürülmesi gündeme gelmiştir. Bu kararın standart bir düzenleme gibi sunulması kimseyi yanıltmamalıdır. Çünkü zaten yıllardır birikimleri koruyamamış bir yapıda, bugün getirinin daha da aşağı çekilmesi, var olan mağduriyeti büyütmekten başka bir işe yaramaz. Yüksek enflasyon sürerken, kur baskısı ortadayken, hayat pahalılığı alım gücünü düşürürken, yüzde 37’lik oran bırakın geçmiş kayıpları telafi etmeyi, mevcut birikimin alım gücünü bile güvence altına alamaz.
Dolayısıyla bugün tartışmamız gereken şey, faizin yüzde 40 mı yoksa yüzde 37 mi olduğu değildir. Esas sorunumuz ve sorumuz: 15 yıllık katkının sonunda neden ortada yalnızca 3 maaşlık birikim vardır? Neden bu sistem çalışanlara vaat edildiği gibi bir güvence üretmemiştir? Neden yıllar boyunca yapılan kesintiler, emeklilikte bir hakka değil, küçülmüş bir bakiyeye dönüşmüştür?
Bu sorulara dürüstçe cevap verilmeden, aktüeryal denge, fon dengesi, mali sürdürülebilirlik gibi lafların ne karşılığı ne de inandırıcılığı vardır. Çünkü çalışanlar açısından sürdürülebilir olmayan bir düzenin, kağıt üzerinde dengeli görünmesinin hiçbir anlamı yoktur. Çalışanın birikimini korumayan, emeğin değerini savunmayan, geleceği belirsizliğe teslim eden bir sistem meşru olamaz.
İşin özünde, yapılan değişiklikle önceden var olan öngörülebilir, hesaplanabilir ve hak temelli bir emeklilik ikramiyesi kaldırılmıştır. Yerine Türk lirası cinsinden, enflasyona ve kura karşı savunmasız bir fon modeli getirilmiştir. Bu model de aradan geçen yıllarda çalışanların hakkını koruyamamıştır. Bugün 15 yıllık katkının sonunda karşımızda duran 3 maaşlık birikim, bu başarısızlığın en açık kanıtıdır.
Bu nedenle artık yapılması gereken, bu tabloyu teknik kavramlarla perdelemek değil, net bir teşhis koymaktır. Kamu görevlileri için İhtiyat Sandığı’nda yaşanan şey bir hak kaybıdır. Üstelik bu hak kaybı geçmişte kalmış da değildir. Faiz oranlarının aşağı çekilmesiyle birlikte bugün de derinleşmekte, yarına da taşınmaktadır.
Bir emeklilik sistemi, çalışanları korumak için vardır. Emeği değersizleştirmek için değil. Bir fon, çalışanın geleceğini güvence altına almak için vardır. Geleceğini belirsizleştirmek için değil. Ve hiçbir kamu çalışanı, yıllarca yaptığı katkının sonunda kendisine vaat edilen güvencenin bu kadar açık biçimde aşındırılmasını kabul etmek zorunda değildir.
Sadece bir emeklilik fonunu tartışmıyoruz. Burada tartışılan, emeğin karşılığı, eşitliğin anlamı, kamusal sorumluluk ve sosyal adalet meselesidir. Eşit işe eşit ücret nasıl vazgeçilmez bir ilkeyse, eşit işe eşit emeklilik güvencesi de aynı ölçüde vazgeçilmezdir.
Bu bağlamda, eşitliği bozan bu düzene karşı çıkmak yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bir adalet meselesidir.
Süleyman Gelener
KTÖS Eğitim Sekreteri
