EN

Kuzey Kıbrıs’ta Kamusal Eğitimin Durumu

Değerli basın emekçileri ve değerli misafirler,
KTÖS olarak yıllardır düzenli bir şekilde okulları ziyaret ediyor, okul yöneticileri ve öğretmenlerle
görüşüyor, ihtiyaçları tespit ediyor, veriler topluyoruz.
Hazırladığımız raporları siz değerli basın mensuplarıyla ve kamuoyuyla paylaşıyoruz.
Neredeyse her yıl aynı sorunları konuşuyoruz.
Her yıl aynı sorunları konuşuyor olmamız ülkedeki kötü yönetimden ve vasatlığın iktidarından
kaynaklanmaktadır.

 

Eğitim sorunları yaz sonunda veya Eylül ayında ortaya çıkmıyor. Sadece daha görünür hale geliyor.
Bir okulun ihtiyacı, okulun eksikleri, sistemdeki öğretmen açığı, bir bölgedeki öğrenci nüfusunun artışı,
özel eğitim ve rehberlik ihtiyacı aylar öncesinden bilinir.
Bütün bunların çözümü için veri, takvim, bütçe, liyakat ve siyasi irade gereklidir.
Bugün ilk olarak yeni eğitim yılı öncesindeki önümüzde duran beş temel meseleyi ortaya koyacağız.
Ardından da yalnızca eleştiren değil, araştıran, planlayan ve alternatif üreten bir öğretmen sendikası
olarak hazırladığımız üç yayını sizlerle paylaşacağız.

Çünkü KTÖS’ün sendikal anlayışında öğretmen sorunlarıyla toplum sorunları birlikte ele alınmalıdır.
Çocuğun eğitim hakkı, öğretmenin meslek onuru ve toplumun geleceği birlikte savunulmalıdır.
Bugün ele alacağımız beş mesele ilk bakışta birbirinden farklı görünebilir ancak bunların tamamı aynı
yönetim anlayışının sonucudur.
Okulların fiziki altyapısı zamanında planlanmıyor.
Öğrenci nüfusundaki değişim izlenmiyor.

Öğretmen ve destek uzman ihtiyacı bilimsel normlara göre belirlenmiyor.
Ne bir nüfus politikası geliştiriliyor ne de göçmen çocuklar için eğitim sistemine uyum politikası.
Değişen okul-veli ilişkisi kurumsal güvenceye bağlanmıyor.
Yani özetle ülkemizde bir kamusal eğitim yönetimi krizi yaşanıyor şu anda.
İlk meselemiz, okulların bir kısmında devam eden ve bir kısmında henüz başlamamış olan inşaat,
güçlendirme, bakım ve tadilat çalışmalarıdır.
Bugün, elimizdeki verilere göre 8 okulda inşaat veya tadilat devam etmektedir.
11 okulda ise yapılacak inşaat çalışmaları projelendirilmiş, ancak henüz beklemededir.
25 okul için ise inşaat ihalelerine içinde bulunduğumuz bu Ağustos ayında çıkılmıştır. İhale süreci halen
devam etmektedir.
İnşaat çalışması devam eden okullar:
1. Karakol İlkokulu
2. Özgürlük İlkokulu
3. Esentepe İlkokulu
4. Yeşilyurt Özel Eğitim ve İş Eğitim Okulu
5. Mormenekşe İlkokulu
6. Şht. Salih Terzi İlkokulu
7. Çayönü-İncirli İlkokulu
8. Akova-Yıldırım İlkokulu
Yıkım veya güçlendirme projesi beklemede olan okullar:
1. Lefke İstiklal İlkokulu
2. Arabahmet İlkokulu
3. Polatpaşa İlkokulu
4. Alasya İlkokulu
5. Gaziveren Anaokulu
6. Zümrütköy İlkokulu
7. Doğancı İlkokulu
8. Gelibolu İlkokulu
9. Çağlayan İlkokulu
10. Türkmenköy İlkokulu
11. 9 Eylül İlkokulu
İhalesine Ağustos ayında çıkılan okullar:
1. Osman Ahmet İlkokulu
2. Gülenyüzler Anaokulu
3. Fazıl Plümer Anaokulu
4. Lapta Anaokulu
5. Fikri Karayel İlkokulu
6. Dikmen İlkokulu
7. Lapta İlkokulu
8. Cihangir-Düzova İlkokulu
9. Alasya Vakıf Anaokulu
10. Ziyamet İlkokulu
11. Mehmetçik İlkokulu
12. Şht. Zeki Salih İlkokulu
13. Konuklar İlkokulu
14. Dipkarpaz İlkokulu
15. Eşref Bitlis İlkokulu
16. Gazi-Canbulat İlkokulu
17. Atatürk İlkokulu
18. İskele Maarif Anaokulu
19. Balıkesir-Meriç İlkokulu
20. Hamitköy Dr. Fazıl Küçük İlkokulu
21. Halil Falyalı Özel Eğitim ve İş Eğitim Okulu
22. Kumyalı İlkokulu
23. 23 Nisan İlkokulu
24. Ulukışla İlkokulu
25. Güvercinlik İlkokulu
İhale süreçlerinin ne zaman tamamlanacağı, inşaat ve tadilatların başlama tarihi veya eğitim sürecinin
nasıl yürütüleceği konusunda herhangi bir açıklama da yapılmamıştır.
Bu 44 okulun tamamı aynı durumda değildir.
Bazılarında bina güçlendirmesi yapılmaktadır.
Bazılarında sınıflar boşaltılmış, öğrenciler konteynerlere veya başka okul alanlarına taşınmıştır veya
taşınacaktır.
Bazılarında ise çocukların bulunduğu alanlarla inşaat alanları iç içe geçmiştir.
Ya da önümüzdeki eğitim-öğretim yılı içerisinde bu saydıklarımız yaşanacaktır.

 

Peki, yaz aylarında Eğitim Bakanlığı ne yapıyor?
Bütün bunları tek bir “çalışmalar devam ediyor” cümlesiyle geçiştiriyor.
Okullardaki inşaat ve tadilatlar salt bir güvenlik meselesi değildir.
İnşaat nedeniyle bahçesi kullanılamayan, oyun alanı daralan, gürültü ve toz içinde eğitim yapılan bir
okulda çocuğun öğrenme ortamı da bozulmaktadır.
Geçici denilen konteyner sınıflar, kalıcı dersliklere dönüşmüştür.
Bu durum öğrenciler arasında eşitsizliği normalleştirmektedir.
Dahası, bu okullarda yöneticiler ve öğretmenler, Bakanlığın yapmadığı risk değerlendirmesini kişisel
çabalarıyla yapmak zorunda bırakılmaktadır.
İkinci temel meselemiz, okulların öğrenci nüfusunun, fiziksel kapasiteyi fazlasıyla aşması ve sınıfların
pedagojik olarak yönetilmesi çok zor bir düzeyde kalabalıklaşmasıdır.
Bir okul kapasitesinin üzerinde öğrenci kabul ettiğinde yalnızca sınıflar kalabalıklaşmaz.
Tuvaletler, oyun alanları, giriş ve çıkışlar, kantin, taşımacılık, temizlik, güvenlik, rehberlik ve özel eğitim
hizmetleri de yetersiz kalır.
Ve bu kalabalıklaşma sadece birkaç okulla sınırlı değildir. Sistemin geneline yayılmıştır.
Toplam 80 ilkokulun 34’ünde, yani ilkokulların yüzde 43’ünde öğrenci sayısı çağdaş norm olarak kabul
ettiğimiz 200 öğrencinin üzerindedir.

İlkokullardaki toplam 784 şubenin 545’inde, yani şubelerin yüzde 70’inde öğrenci sayısı çağdaş norm
kabul ettiğimiz 20’nin üzerindedir. Bazı sınıflarda öğrenci sayısı 36’ya kadar çıkmaktadır.
Bu çağda, bir ilkokulda 36 kişilik bir sınıfta bir öğretmenin her öğrenciyi tanıması, öğrenme güçlüklerine
müdahale etmesi, yabancı dil olarak Türkçe öğretmesi ve güvenli bir sınıf iklimi kurmasını beklemek
gerçekçi değildir. Tüm bunların olabilmesi aslında bir mucizedir.

Sadece ilkokullarda değil, anaokullarında da benzer bir tablo vardır.
Toplam 23 anaokulun 13’ünde, yani yüzde 57’sinde öğrenci sayısı çağdaş norm olarak kabul ettiğimiz
75 öğrencinin üzerindedir. Toplam 218 okul öncesi şubesinin 149’unda, yani yüzde 68’inde çağdaş norm kabul ettiğimiz 15’ten
fazla çocuk bulunmaktadır.
En yüksek sınıf mevcudu ise 26’ya ulaşmıştır.
Özellikle okul öncesinde 26 çocuk bulunan bir sınıfta öğretmenin her çocuğu gözlemlemesi, gelişimsel
ihtiyaçları zamanında fark etmesi ve nitelikli bireysel destek sağlaması son derece zordur.
Özel eğitim okullarındaki durum ise, kapasite ve personel planlamasının yetersizliğini daha da açık bir
şekilde ortaya koymaktadır.
Yedi özel eğitim okulunda toplam 403 öğrenciye yalnızca 103 kadrolu özel eğitim öğretmeni hizmet
vermektedir.

Bireyselleştirilmiş ve bire bir eğitimin kritik önem taşıdığı bu alanda, ortalama olarak bir öğretmene dört
öğrenci düşmektedir.
Tek başına sekiz öğrenciyle çalışmak zorunda kalan özel eğitim öğretmenleri vardır.
Üstelik yer olmadığından dışarıda destek bekleyen öğrenciler bulunmasına ve öğrenci sayısı artmasına
rağmen, bu artışla orantılı öğretmen istihdamı yapılmamaktadır.
Eğitim Bakanlığı tüm bu bahsettiğimiz kalabalıklaşmayı kendiliğinden ortaya çıkan ve önlenemeyen
doğal bir nüfus olayı gibi sunmaktadır.
Yeni konutlaşma, nüfus hareketliliği, verilen çalışma izinleri, okullardaki öğrenci kayıtları ve öğretmen
ihtiyacı önceden izlenebilecek verilerdir.
Yeni yerleşim bölgeleri oluşturulurken yeterli okul alanı ayrılmıyor, yıllardır bilinen okul ihtiyacına
rağmen gerekli yatırımlar yapılmıyor. İş insanlarından okul adı karşılığı birkaç derslik yapması
bekleniyor.

Hükümet ve Eğitim Bakanlığının bulduğu bir diğer çözüm ise okul bahçelerine birkaç ek sınıf yapmak
veya konteyner yerleştirerek günü kurtarmaktır.
Bu yaklaşım, daha büyük eğitsel ve sosyal sorunlar yaratmaktan, okulun ortak alanlarını daha da
daraltmaktan ve mevcut nüfus baskısını farklı bir noktaya taşımaktan başka hiçbir işe yaramıyor.
Üçüncü meselemiz, okullardaki sosyal ve eğitsel destek ihtiyacı hızla artarken rehber öğretmen ve özel
eğitim öğretmeni kadrolarının ihtiyacın çok altında tutulmasıdır.
Bu alanlara gerekli atamalar yapılmıyor ve okul öncesi eğitim kurumlarına öğretmen yardımcısı kadrosu
verilmiyor.

Okullarımızdaki tablo giderek kötüleşmektedir.
Akran zorbalığı ve şiddet, davranışsal ve sosyal güçlükler, özel eğitim ve erken müdahale ihtiyacı ile
ailelerle yürütülmesi gereken destek çalışması ihtiyacı giderek artmaktadır.
Bunların hiçbiri okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin iyi niyet ve bireysel çabayla çözebileceği sorunlar
değildir.
Bugün 110 okulda eğitim gören 21 bin 841 ilköğretim öğrencisi için toplamda 26 rehber öğretmen
bulunmaktadır.
Bu, yaklaşık her 850 öğrenciye yalnızca bir rehber öğretmen düştüğü anlamına gelmektedir.
Üstelik bu 26 rehber öğretmenin 110 okula dağılımı düşünüldüğünde, çoğu okulumuz sürekli ve
erişilebilir rehberlik hizmetinden yoksundur.
Rehberlik hizmeti okulda sürekli bulunmadığında sorunlara erken müdahale edilememekte, öğrenci,
öğretmen ve aile ancak sorun ağırlaştıktan sonra destek aramak zorunda kalmaktadır.
Bu tabloya rağmen Eğitim Bakanlığı önümüzdeki 2026-27 eğitim yılında 110 okul için sadece 1 rehber
öğretmen münhali açmıştır.

Bununla birlikte, özel eğitim ihtiyacı yalnızca özel eğitim okullarındaki öğrencilerden ibaret değildir.
İlkokullarda eğitim gören ve kaynak sınıf desteğine ihtiyaç duyan çok sayıda çocuk bulunmaktadır.
Kaynak sınıfların açılması ve işlevsel biçimde çalışması için gerekli özel eğitim öğretmeni kadroları
sağlanmadığı zaman öğrenciler ihtiyaç duyduğu eğitime fiilen erişememektedir.
Birçok ilkokulda destek bekleyen öğrenciler olmasına ve öğrenci sayısı artmasına rağmen, bu artışla
orantılı özel eğitim öğretmeni istihdamı yapılmamaktadır.
Okul öncesi eğitim kurumlarında ise öğretmen yardımcısı kadrosu sıfırdır.
Bazı okul öncesi sınıflarında çocuk sayısı 26’ya kadar çıkarken öğretmenden, herhangi bir yardımcı
personel olmadan bütün çocukların bakım, güvenlik, gelişim ve öğrenme ihtiyaçlarını tek başına
karşılaması beklenmektedir.
Dördüncü meselemiz, anadili Türkçe olmayan veya Türkçeyi sınırlı düzeyde konuşan çocukların eğitim
hakkının “Türkçe Yeterlik Belgesi” koşuluna bağlanmasıdır.
KTÖS bu soruna bugün dikkat çekmeye başlamış değildir.
2022 raporumuzda kamu okullarında 45 farklı ülkeden öğrencinin eğitim gördüğünü ve birçok okulda
Türkçe dil desteğine ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyduk.
2023 raporumuzda ise bilimsel uyum programları, yaşa uygun seviye belirleme araçları, destek sınıfları,
öğretmen eğitimi ve uygun materyaller geliştirilmesi çağrısında bulunduk.
Sonraki yıllarda da aynı uyarılarımızı sürdürdük.

Hükümet, ülkeye emek gücü kabul etmekte, fakat bu insanların çocuklarının eğitim hakkını ve okulların
değişen öğrenci yapısına nasıl hazırlanacağını planlamamaktadır.
Hükümet ve Eğitim Bakanlığının önünde iki seçenek vardı: Kamusal, bilimsel ve ücretsiz bir dil ve uyum
programı geliştirmek ya da kendi sorumluluğunu çocuklara ve ailelere yüklemek.
Tabii ki kendilerinden beklendiği gibi hükümet ve Bakanlık ikinci yolu tercih etmiştir.
Ücretli Türkçe Yeterlik Belgesi kayıt koşuluna dönüştürülmüş, zorunlu eğitim hakkının önüne ekonomik
ve bürokratik bir engel konmuştur.
Bu uygulama nedeniyle kaç çocuğun kayıt yaptıramadığı Bakanlık tarafından açıklanmamaktadır.
Sahadan bize gelen bilgiler, çok sayıda zorunlu eğitim çağındaki çocuğun okulların dışında kaldığıdır.
Bakanlık, destek vermesi gereken çocukları sistem dışına iterek Türkçe bilmeyen öğrenci sayısını kağıt
üzerinde azaltmıştır.
Aslında Bakanlık bu çocukları istatistiklerden silerek sorunu görünmez kılmaya çalışmaktadır.
Okul dışında bırakılan çocuk yalnızca akademik olarak geri kalmaz.
Öğretmen gözetiminden, rehberlik hizmetlerinden, akran ilişkilerinden ve okulun koruyucu ortamından
da uzaklaşır.
Çocuk işçiliği, istismar, şiddet ve suça sürüklenme riskleriyle karşı karşıya gelir.
Bugün ülkede güvenlik krizi tartışılırken zorunlu eğitim çağındaki çocukları okul dışında bırakmak, bu
krizi daha da büyütmektir.
Güvenlik yalnızca suç işlendikten sonra polisiye önlem almak değildir.
Çocukları okulda tutmak, riskleri erken fark etmek ve koruyucu kamusal mekanizmalarla buluşturmak
da güvenlik politikasıdır.
Dil değerlendirmesi yapılmalıdır. Ancak bu, öğrencilerin ihtiyaç duyduğu desteği belirlemek için yapılır.
Çocukları okul dışına sokağa atmak için değil.
Zorunlu eğitim çağındaki bir çocuğa “Türkçe Yeterlik Belgen yok, o yüzden okula giremezsin” demek
bir eğitim politikası olamaz ancak bir utanç kaynağı olabilir.

Son meselemiz, okul-veli sözleşmesinin ivedilikle yürürlüğe girmesi gerekliliğidir.
Okul ve aile birbirinin karşıtı değildir. Çocuğun gelişimi ve eğitimi için iş birliği yapmak zorunda olan
iki temel taraftır.
Ailenin çocuğu hakkında bilgi alma, görüş bildirme, soru sorma, itiraz etme ve eğitim sürecine katılma
hakkı vardır.
Ancak bu hakların kullanımı kuralsız bir ilişki anlamına gelmez.
Son yıllarda öğretmenlere yönelik hakaret, tehdit, baskı, sosyal medya üzerinden hedef gösterme gibi
uygulamalar artmaktadır.
Birçok durumda öğretmen, veliyle yaşadığı çatışmada okul yönetimi ve Bakanlık tarafından yalnız
bırakılmaktadır.
Bu ortam hem öğretmenin güvenliğini ve mesleki özerkliğini hem de çocuğun eğitim ortamını olumsuz
etkiler.

Gerilim içindeki bir okul-veli ilişkisi en fazla çocuğa zarar verir.
Bu nedenle de okul-veli sözleşmesi, her tarafın hak ve sorumluluklarını açıkça belirleyerek bu keyfiliği
ortadan kaldırmalıdır.
Sorunları tek tek sıralamakla yetinmiyoruz.
Sahada biriktirdiğimiz deneyimi, araştırmaları ve uluslararası eğitim sendikacılığı deneyimimizi de
politika belgelerine dönüştürdük.
Şimdi sizlerle paylaşacağımız üç yayın, hükümetin günübirlik yönetim anlayışına karşı KTÖS’ün planlı,
programlı ve bütünlüklü eğitim yaklaşımını ortaya koyacaktır.
Birinci yayınımız “Nitelikli Kamusal Eğitim Politikası”dır.

Bu çalışma, “Nasıl bir eğitim sistemi istiyoruz?” sorusuna verdiğimiz kapsamlı cevaptır.
Yalnızca mevcut sorunları sıralamıyoruz. Kurulması gereken kurumları, standartları ve kısa, orta ve uzun
vadeli politika adımlarını da ortaya koyuyoruz.
Belge 14 başlıkta olmasına rağmen dört büyük alanda okunabilir.
Birincisi, eğitim sisteminin kurumsal kapasitesidir. Bakanlık teşkilat yapısı, planlama, veri üretimi,
denetim, çocuk koruma ve katılımcı yönetim ele alınmaktadır.
İkincisi, eğitimin ekonomik ve fiziki koşullarıdır. Okul bütçesi, okul standartları, fiziki altyapı, teknoloji,
bakım-onarım ve güvenli öğrenme ortamları için somut öneriler sunulmaktadır.
Üçüncüsü, eğitimin pedagojik ve insani boyutudur. Erken çocukluk, ilköğretim, özel eğitim, psikolojik
danışma ve rehberlik, eğitim programları, ders kitapları ve eğitimde süre birlikte değerlendirilmektedir.
Dördüncüsü, öğretmenin mesleki statüsüdür. Öğretmenler Yasası, öğretmen yetiştirme, Atatürk
Öğretmen Akademisi, mesleki özerklik ve çalışma koşulları ele alınmaktadır.
Aslıda bu belgeyle eğitimin kişilere, geçici siyasi tercihlere veya kriz yönetimine bırakılamayacağını
söylüyoruz.
Eğitim bir devlet politikası haline gelmelidir.
Devlet politikası ise, bir Bakanın tek başına karar verdiği merkeziyetçi bir model demek değildir.
Devlet politikası sendikaların, öğretmenlerin, uzmanların, okul aile birliklerinin ve toplumun karar
süreçlerine katıldığı demokratik bir yapı demektir.

İkinci yayınımız “KTÖS Tematik Politika Belgeleri”dir.
Bu yayında, KTÖS’ün eğitim politikasını yalnızca kuzey Kıbrıs’ın bugünkü sorunlarıyla sınırlamadığını
gösteriyoruz.
Avrupa’da ve dünyada eğitim sistemleri artık iklim krizi, göç, dijitalleşme, yapay zeka, ruh sağlığı,
psikososyal riskler ve yeni şiddet biçimleriyle karşı karşıyadır.
Yayında dokuz temel alan ele alınmaktadır:
Eğitim ve çevre;
Mesleki iyi oluş;
Psikososyal risklerin önlenmesi;
Ruh sağlığı ve okul iklimi;
Üçüncü taraf şiddeti ve tacizi;
Uzaktan çalışma ve bağlantıyı kesme hakkı;
Yapay zeka destekli teknolojiler;
Göçmen ve mülteci öğrenciler;
Öğretmenlik mesleğinin statüsü.
Bu metinler ETUCE, Avrupa eğitim sektörü sosyal diyaloğu, APRES gibi uluslararası çalışmaların temel
yaklaşımlarından yararlanılarak kuzey Kıbrıs’ın toplumsal ve eğitimsel koşullarına uyarlanmıştır.
Biz uluslararası metinleri sadece tercüme edip önümüze koymuyoruz.
Yıllar içerisinde elde ettiğimiz uluslararası eğitim sendikacılığı birikimini kendi okullarımızın
gerçekliğiyle buluşturuyoruz.
İklim krizini aşırı sıcaklar, su sorunu, afet dayanıklılığı ve güvenli okul üzerinden ele alıyoruz.
Yapay zekayı yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, öğretmen özerkliği, çocukların verileri, eşit
erişim ve kamusal denetim meselesi olarak değerlendiriyoruz.
Göçü yalnızca nüfus tartışması olarak değil, çocukların eğitim hakkı ve öğretmenlerin ihtiyaç duyduğu
kurumsal destek üzerinden ele alıyoruz.
Mesleki iyi oluşu da öğretmenin kişisel dayanıklılığına indirgemiyoruz.
Kalabalık sınıflar, artan iş yükü, sürekli erişilebilir olma, şiddet ve destek personeli eksikliği yapısal
sorunlardır.
Çözüm de öğretmenlerin daha dayanıklı olması değil, bu riskleri üreten çalışma koşullarının
değiştirilmesidir.

Son yayınımız ise “Eşit İşe Eşit Emeklilik”tir.
Nitelikli kamusal eğitimi, o eğitimi taşıyan öğretmenin çalışma yaşamından ve geleceğinden ayrı
düşünemeyiz.
Aynı okulda, aynı sınıfta, aynı sorumlulukla çalışan iki öğretmenin yalnızca göreve başladıkları tarih
nedeniyle farklı emeklilik haklarına sahip olması kabul edilemez.
Bu çalışmanın temel talebi son derece açıktır:
Eşit işe eşit emeklilik.
Buradaki esas mesele, aynı işi yapan çalışanlar arasında yaş temelinde yaratılmış eşitsizliktir.
Sosyal güvenliğin amacı, insanlara emeklilik döneminde insan onuruna yaraşır bir yaşam sunmaktır.
Bu bağlamda aktüeryal denge ile sosyal adalet birlikte korunmalıdır.
Eşitlik, herkesi daha düşük haklarda eşitlemek değildir.
Eşitlik; aynı işi yapan insanların adil, makul ve ölçülü sosyal güvenlik haklarına sahip olmasıdır.
Güvencesiz bir geleceğe mahkum edilen bir mesleğin nitelikli gençleri çekmesi ve uzun vadede mevcut
öğretmenleri sistemde tutması mümkün olmayacaktır.
Biz eleştirdiğimiz her başlıkta çözüm de öneriyoruz. Alternatif de üretiyoruz.

KTÖS olarak nitelikli kamusal eğitim için çocukların hakkını, öğretmenin emeğini ve toplumun
geleceğini birlikte savunuyoruz ve savunmaya da devam edeceğiz.

Sunum:

Kuzey Kıbrıs’ta Kamusal Eğitimin Durumu

Kuzey Kıbrıs’ta Kamusal Eğitimin Durumu
Başa dön