Kıbrıs sorununda geçmişte de büyük beklentilerin yaratıldığı, çözümün yakın olduğunun söylendiği, ancak süreçlerin sonuçsuz kaldığı birçok dönem yaşanmıştır. Bu nedenle bugün ne umutsuzluğu siyaset haline getirmek ne de henüz somut bir zemine kavuşmamış beklentileri çözüm gerçekleşmiş gibi sunmak doğrudur. Yapılması gereken, ihtiyatlı fakat kararlı bir umutla hareket etmek ve ortaya çıkan her olanağı toplumların ortak geleceği doğrultusunda değerlendirmektir.
KTÖS açısından Kıbrıs sorunu, liderlerin ve siyasi partilerin kendi aralarında yürüttükleri dar bir müzakere başlığından ibaret değildir. Bu sorun, Kıbrıs Türk toplumunun varlığını, siyasal iradesini, kimliğini, demokratik kurumlarını, ekonomik geleceğini ve dünyayla kuracağı ilişkiyi doğrudan belirleyen temel bir toplumsal meseledir. Dolayısıyla bizim hareket noktamız, herhangi bir devletin veya siyasi merkezin çıkarları değil, Kıbrıs Türk toplumunun hakları, güvenliği, özgürlüğü ve geleceğidir.
Günümüzde, Kıbrıslı Türkler iki kabul edilemez seçenek arasında sıkıştırılmıştır.
Bir tarafta, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni iki toplumun ortak devleti olarak değil, bugün fiilen Kıbrıslı Rumların yönetiminde bulunduğu için benimseyen bir zihniyet vardır. Bu anlayış, Kıbrıs Türk toplumunu 1960 ortaklığının eşit kurucu öznesi olarak değil, çoğunluğun kurallarına tabi olması gereken bir azınlık olarak görmektedir. Geçiş kapılarına “Kıbrıs Yunandır” pankartı asan ırkçı ve faşist zihniyet, yalnızca Kıbrıslı Türklere değil, ortak ve demokratik bir Kıbrıs düşüncesine de düşmandır. Kıbrıs Cumhuriyeti hiçbir toplumun etnik mülkü değildir. Kıbrıslı Türkler bu devletin misafiri, azınlığı veya sonradan hak talep eden bir topluluğu değil, devletin eşit kurucu ortaklarından biridir.
Diğer tarafta ise kuzeydeki de facto durumu Kıbrıs sorununun çözümüne ve Kıbrıs Türk toplumunun dünyayla buluşmasına katkı sağlayacak bir yapı olmaktan çıkararak kalıcı ayrılığın aracına dönüştürmek isteyen bir anlayış bulunmaktadır. Bu anlayış, Kıbrıs Türk toplumunu uluslararası toplumdan kopuk, ekonomik ve siyasi bakımdan sürekli bağımlı, demokratik iradesi giderek aşındırılan ve Türkiye’nin bir alt yönetimine indirgenen bir yapıya mahkum etmektedir.
Oysa 15 Kasım 1983 tarihli Kuruluş ve Bağımsızlık Bildirgesi dahi KKTC’nin ilanının iki eşit halk arasındaki ortaklığın federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını engellemeyeceğini, aksine kolaylaştırabileceğini belirtmektedir. Bildirge, iki halk arasındaki sorunların eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırılmasını esas almaktadır. Dolayısıyla mevcut yapıyı ayrılıkçılığın, ilhakın veya süresiz çözümsüzlüğün aracı haline getirmek, yalnızca üzerinde yıllarca müzakere edilen federal çözüm zemininden değil, kendi kuruluşunda ilan edilen siyasal çerçeveden de uzaklaşmaktır.
Kıbrıslı Türkler, ne salt Kıbrıslı Rumların devletine dönüştürülmüş bir cumhuriyette azınlık olmayı ne de dünyadan koparılmış bir alt yönetim içerisinde iradesizleşmeyi kabul etmek zorundadır. Kıbrıs Türk toplumu bu adanın eşit siyasal öznesi ve ortak sahibidir.
Adanın idaresinin Britanya’ya bırakılmasıyla başlayan sömürge döneminin toplumları ayıran, kimlikleri birbirine karşı konumlandıran ve farklılıkları bir yönetim aracına dönüştüren mirası artık reddedilmelidir. Ancak yaşananları yalnızca sömürge yönetiminin bir sonucu olarak açıklamak da yeterli değildir. Sömürge döneminden devralınan ayrılıklar Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde daha da derinleştirmiştir ve bu miras iki topluma ortak bir gelecek yerine korku, çatışma, göç ve bölünme bırakmıştır.
Kıbrıs’ın geleceği, geçmişin milliyetçi hedeflerini farklı biçimlerde yeniden üretmekle kurulamaz. Kıbrıs ne yalnızca Yunandır ne de yalnızca Türktür. Kıbrıs, Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların eşit haklarla paylaşmak zorunda oldukları ortak vatandır.
Toplumlararası müzakereler 1968 yılında başlamıştır. Aradan geçen yaklaşık altmış yılda sayısız görüşme yapılmış, liderler ve BM temsilcileri değişmiş, farklı planlar ve belgeler hazırlanmış, önemli yakınlaşmalar elde edilmiş, ancak kapsamlı çözüme ulaşılamamıştır. Bundan sonra aynı yöntemleri tekrar ederek farklı bir sonuç beklemek mümkün değildir.
